2 Şubat 2026 Pazartesi

Göğsümdeki sarı çiçek kurusa keşke

 


Evimizin üstünde parladı sessizlik 
ve suskunluk ağladı
Babam şimdi öldü, kökler kuru, 
ve yıllar ölü

Rüzgarda Yapraklar/Adonis


kötü babaya sahip olmanın pekala güzel yanları var. her baba çocuğuna bi şeyler öğretir. bazıları kızağın önüne oturtup denge kurmayı, rüzgarda savrulmamayı sıcacık bir ses tonuyla öğretir ki düşme ve darbeleri en aza indirsin. yaraları ve acıları, göz yaşları ve başarısızlıkları elinden geldiğince azaltsın. 

böyle bir öğretme biçimi olduğu gibi. bir de şu vardır. bazı babalar şöyle yapar. seni  hızlı bir uçurumdan fırlatır. hadi çık der. çıkmaya çalıştığın her seferde başkalarına beyaz pamuk gibi olan o kar tanelerini ezici ağırlık ve yoğunlukta senin üstüne atar. zorlukla çıktığın kızağını yoluna koyduğun  ve o güzelim beyazlar içindeki karda ilerlemeye çalıştığın sefer de arkandan kokmuş etleri pörsümüş, kara çukur gözlü devasa bir dev gibi çekiştirir durur.

bazı babalar yaşamayı öğretirken, bazı babalar o güzel bize türlü çiçekler ve baharlar vadeden yaşamın önünü keser.

bazı babalar gerçekten babadır çocuklarına. ama bazı çocuklar babalarına babalık yapmak zorunda kalır. o kokuşmuş devasa devin yakıp yıktığı minik kulübeleri onarmaktan, ezdiği çiçekleri yeşertmeye çalışmaktan başka hiç bir şey yapmazlar. 

bazı babalar olmasaydı keşke. çocuklar kucağına doğduğu şeyden nefret edemezler ki. onu kanıksarlar. ateşin yanında durunca üzerine sinen is kokusu gibi. farkına bile varmadığın şekilde yapışır kalır babana olana sevgin. tüm kalbiyle nefret ettiğini söyleyen, sararmış albümlerinde tek bir baba-kız fotoğrafı olmayan, gümüş oymalı anılar kutusunu didik didik etsende minicik ufacık mutlu bir anı bulamasan da nefret nasıl edebilirsin ki. 

etiğimle kemiğimle nefret ettim desen, milyonlarca küçük bir parçan dna'nın içine işleyen o adamdan nasıl nefret edersin ki.

bir gün kilo veririrm diye aldığın o uçuş uçuş elbiseyi, bir türlü o kiloyu veremediğin, lanet tartıda rakamların ileriye doğru gittiği, artık umutsuzluğa kapıldığın ve hayatına giren herkese olan kırgınlığını bir öğleden sonra toplayıp o elbisenin fırfırları arasına sıkıştırıp atmanın verdiği duygu gibi.

duygularını toplayamadığın, düşüncelerinin çiçek tarhları gibi uçuştuğu; düştüğü her yerde yeni bir filizin oluştuğu. bazılarının safi diken olduğu, acıttığı kanattığı.

küçük bir çocuk olduğumu, ablamın artık bahar geldi dedğini misafirliğe giderken yol kenarlarındaki ça çalılıklarda baharı aradığımı, en son küçük sarı bir çiçeği alıp kot salopetimin önündeki küçük cebe koyduğumu, bazen baharın gelmesi için tek bir çiçeğin bana yettiğini biliyorum.

beni yaşamda canlı tutan şeyin bahara inancımın tek bir canlı çiçek olduğunu, bunun aptal safi bir umudun beni yaşatan ve içten içe öldüren şey olduğunu biliyorum.

benim 27 yaşına kadar olan o cebimde taşıdığım kendime baharın geleceğini inandırdığım o tatlı küçük yalanım. bir gün babamın değişeceği. 

adam olacağı. insan olacağı. bir günün gelmesi.

o aptal sarı çiçeğin hep yok olduğunu düşünsem de içimde bir yerlerde kök salmış olması gerçeği.

çok yoruldum baba.

aptallıklarından, bitmeyen hayatımızın üzerine ördüğün örümcek ağlarından çok ama çok yoruldum.

paralel evren varsa, hayatımızın farklı gerçeklikleri.

ben senin var olmadığın bir evrende ben daha küçükken ölüp gittiğin eski bir resimde askerlik resimlerine bakarken senin var olmanının nasıl da güzel olacağı, elimden tutacağını sadece bir babanın kızına öğreteceği tüm o ufak tefek yaşama dair şeyleri öğreteceğini, sana koşup sarılacağımı ve annemin kardeşlerimin hep mutlu olduğunu hayal etmeyi öylesine isterdim ki.