20 Nisan 2026 Pazartesi

gittiğimiz her yere kendimizi götürmemiz

 


Kelimeler denizinde gizlenen anlamı kavrayamıyordum. Sadece yüzeyde sürüklenip duruyordum.
yaşamım boyunca yapmayı hiç bırakmadığım şeylerden biri de çizgi film izlemek. öyle ya da böyle hangi yaşta olursam olayım bir çizgi filmi keşfeder halde buluyorum kendimi. bu yıl sürekli elimin gittiği dizi "sürekli dizi."  
bir youtube yorumunda bu dizi için "her şey normal başlayıp nasıl böylesine saçmalaşıyor, bayılıyorum." demişti. ama her ne kadar saçma  ilerlerse ilerlesin o  güzel  son hep bizi bekliyor.

bu çizgi filmi belki de kendi hayatıma benzediği için seviyorumdur. belki de kendi küçük aptal hayatımda da böyle olduğu içindir. başarılı başlayan bir okul hayatı, yanlış seçimler, teslim oluşlar; kaçırılan fırsatlar, tekrar yanlış seçimler. ama sonunun güzel bir şeye bağlanacağını düşünen o saf ve gülünç inancım.

çingeneler göçerken  arabalarını gördünüz mü? küçükken o arabalardan birine denk geldiğim de " vay be derdim. vay be. bu kadar değişik şeyin bir araya gelip, tek düzlemde tek bir yöne gitmesi ne kadar  garip."

bak şeymacım senin o çingenelerin renkli minder ve bakır tencerelerinden; kıl halı ve saten çarşaflarından daha da karmaşık ve anlamsız olan seçimlerin nasıl bir araya gelip de yaşamını oluşturdu. tıngırdaya tıngırdaya giden ve yerini bulan o araba gibi sende salkım saçak gidiyorsun bir şekilde.
en sevmediğim iki kelimeden biri de "bi şekilde." tarık tufandan okuduğum nadir kitaplardan birinde bu farkındalığı kazanmıştım. bir şekilde. ama altında yatan ne çok şey var. "bi şekilde olur." "bi şekilde yaparız."  tamam sürecin çıktısı elinde, peki süreç nasıldı. ve o sürecin sonunda onca ağırlığın altında ezilen sen nasıl olurda tüm bunları küçümser ve dersin " oldu bi şekilde.!"

neyse sonuç olarak  hayatı  bahar çiçeklerini sevdiğim gibi sevdiğim zamanlarda da, yaşam çekilmez nefret edilesi süt taşmış bir ocak gibi olduğunda zamanlarda da, ben tek bi şey yaparım, çizgi film izlerim.

geçenlerde izlediğim bir bölümde kendisine fal kurabiyesinden yukardaki fal çıkan sert, mutsuz; işkolik ve yeniliklere düşman karakterimiz bir heyecan Çin'e İngilizce öğretmeye gider. ama o da ne? taa çine kadar gitse de kendi benliği onla beraber gelmiştir. renkler ve sesler tatlar ve dokular değişebilir. ama hayat temelde aynıdır. biraz üstünü kazıyınca o renkli jelatinin altında o konteyner grisi vardır. ayrıca Çin yemeğin ana vatanı olan Çin'de Amerika'daki  Çin restoranında yediği gibi güzel değildir yemekler.

Bu karakteri izleyince içim o kadar acıdı ki. şöyle billur camlar kırılır da parçaları savrulur. süpürür alırsın bir parçası gözünden kaçar. sonra hiç beklemediğin bir anda o bir kenarda kalmış parça gelir de eline batar. hah tam olarak ondan oldu işte. içimde var olduğundan bu güne kadar haberim olmayan bir yara sızladı. ben nereye gidersem içimde kurtulamayacağım o karanlık beni takip edecek. ayağına batan dut lekesinin sokaklarca seni takip etmesi. bastığın her yer iz etmesi gibi.

çizgi film devam eder. mutsuz karakter Çin'de cebelleşirken Çin'e asıl ana karakterimizden biri gelir. vurdumduymaz, rastgele yaşayan. o sınıfta öğrenci olur, eğlenceli ve yaşam doludur ( her zaman olduğu gibi) ve tab iki Çinli çocuklara İngilizceyi sokak ağzıyla da olsa çok güzel öğretir. ve böylece görevlerini tamamlayıp geri ülkelerine dönerler.

bu vurdumduymaz karakteri de izleyince. "ya!" dedim neşe ve aptal bir heyecan ile. hemen çiçeklenmeye hevesli kalbim pır pır attı.

evet gideceğim her yere kendi karanlığımı götüreceğim AMA aydınlığım da gelecek beraberinde. yani mevzu benim nerede olduğum değil, içimde nelerin olduğu.

son olarak mutsuz karakterle ilgimi çeken diğer şey şuydu. Amerika'da yediği Çin yemeğinden zevk almış, Çin'deki  Çin yemeğinden nefret etmişti. bunun geleneksel tatların yerelleştirilmesi konusunu dışarda bırakarak şöyle düşündüm. 

yani sandığın şey sandığın gibi olmayabilir. ağızlarının suları akarak yarını düşlemeyi bırak.
bahar için çiçekli elbiseni, birini aramak için özel bir günü gülmek için bir fıkrayı, ağlamak için bir acıyı bekleme. gözünü aç tabağında ne var bak. kışın ayranı yazın yayla çorbasını düşlemeyi bırak. çık şu lanet olasıca kafanın içinden. çıkart şu sürekli eskiyi gören gözleri yuvalarından. pişman olmak yükünü taşıma sırtında. nostaljinin o tatlı kaşıntısı ile soyma yaşamak denen deriyi üzerinden.

evet annemin bir zamanlar tek tek ipe serdiği gün kazaklar, renkli tulumlar gibi bende kafamda saçaklanan tüm düşünce koçanlarımı saçtım etrafa.

(sanat birazın olduğu yerde başlar. bu bir günlük. noktalama işaretleri aziz dostum jose saromago'da olduğu gibi kafam eserse yazıya dahil olur. şimdiden affola.)


28 Şubat 2026 Cumartesi

rengarenk çürüme



 Benim gibi olan başkalarını merak ediyorum, dışardan tamamen iyi görünüp de içeriden çürüyen, bu çürümenin hafif bir "iyi olmama" ama ayni zamanda "kahrolmama" hâlini taşıyan başka insanlar.

Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum

kız kulesine ilk gittiğimde etrafındaki sarı çizgiler çok dikkatimi çekmişti. kayalıklarda geçmemeniz gereken bir çizgi. delilik ile dahilik arasını ayıran çok ince bir çizgi olduğuna inanırdım çocukken. sonra acının insanı delirtebileceğini o yada bu şekilde öğrenince delilik ve acı arasında da çok ince bir çizgi olduğunu anladım. öğretmen olunca çocukların aslında çizgileri, sınırları sevdiğini içlerinde kendilerini güvende hissettiklerini gördüm. şimdi 27 yaşımın son aylarında gördüğüm ince çizgi şuydu. İçedönüklük ve hayattan kopma arasında da çok ince bir çizgi var. ben o çizginin koyu tarafındayım. iş hayatına atılalı böyle oldu. öğrenciyken böyle değildi. gezmek tozmak keşfetmek bana çok iyi gelirdi. şimdi çalışma saatlerim aynı olsa da  önceki işime göre iş yükü ve stres daha az. ama ben hala kendini işten sonra eve atan, hafta sonlarını temizlik ve dizi izlemekle geçiren o kızım. 

ara sıra arkadaşlarıyla buluşup ufak tefek şeyler deneyen. ama en çok odasını eve gelip uzanmayı, kendi halinde takılmayı seven kızım.

diye düşünüyordum. ta ki bugün haftalar öncesinde bir arkadaşımla yazıldığım workshop günü gelene kadar. aman Allah'ım gitmemek için kendime bin bir türlü bahane buldum. buluşma öncesinde saatlerce stres oldum. sonunda gittim. bir türlü rahat edemedim orada. insan evinde mutluysa niye kendini zorluyor ki dedim.

neyse sonuç olarak hayattan kopmam gerekiyor. yatağım üzerinde uzandıkça ruhumu yutan bir karadeliğe sahip.

işte bu karadelik beni yutmasın diye öneri

yürüyüş grubuna katılmak

spora ve yüzmeye başlamak

fiziksel olarak biraz daha zinde olursam zihnimde hantallığını atar umarım


2 Şubat 2026 Pazartesi

Göğsümdeki sarı çiçek kurusa keşke

 


Evimizin üstünde parladı sessizlik 
ve suskunluk ağladı
Babam şimdi öldü, kökler kuru, 
ve yıllar ölü

Rüzgarda Yapraklar/Adonis


kötü babaya sahip olmanın pekala güzel yanları var. her baba çocuğuna bi şeyler öğretir. bazıları kızağın önüne oturtup denge kurmayı, rüzgarda savrulmamayı sıcacık bir ses tonuyla öğretir ki düşme ve darbeleri en aza indirsin. yaraları ve acıları, göz yaşları ve başarısızlıkları elinden geldiğince azaltsın. 

böyle bir öğretme biçimi olduğu gibi. bir de şu vardır. bazı babalar şöyle yapar. seni  hızlı bir uçurumdan fırlatır. hadi çık der. çıkmaya çalıştığın her seferde başkalarına beyaz pamuk gibi olan o kar tanelerini ezici ağırlık ve yoğunlukta senin üstüne atar. zorlukla çıktığın kızağını yoluna koyduğun  ve o güzelim beyazlar içindeki karda ilerlemeye çalıştığın sefer de arkandan kokmuş etleri pörsümüş, kara çukur gözlü devasa bir dev gibi çekiştirir durur.

bazı babalar yaşamayı öğretirken, bazı babalar o güzel bize türlü çiçekler ve baharlar vadeden yaşamın önünü keser.

bazı babalar gerçekten babadır çocuklarına. ama bazı çocuklar babalarına babalık yapmak zorunda kalır. o kokuşmuş devasa devin yakıp yıktığı minik kulübeleri onarmaktan, ezdiği çiçekleri yeşertmeye çalışmaktan başka hiç bir şey yapmazlar. 

bazı babalar olmasaydı keşke. çocuklar kucağına doğduğu şeyden nefret edemezler ki. onu kanıksarlar. ateşin yanında durunca üzerine sinen is kokusu gibi. farkına bile varmadığın şekilde yapışır kalır babana olana sevgin. tüm kalbiyle nefret ettiğini söyleyen, sararmış albümlerinde tek bir baba-kız fotoğrafı olmayan, gümüş oymalı anılar kutusunu didik didik etsende minicik ufacık mutlu bir anı bulamasan da nefret nasıl edebilirsin ki. 

etiğimle kemiğimle nefret ettim desen, milyonlarca küçük bir parçan dna'nın içine işleyen o adamdan nasıl nefret edersin ki.

bir gün kilo veririrm diye aldığın o uçuş uçuş elbiseyi, bir türlü o kiloyu veremediğin, lanet tartıda rakamların ileriye doğru gittiği, artık umutsuzluğa kapıldığın ve hayatına giren herkese olan kırgınlığını bir öğleden sonra toplayıp o elbisenin fırfırları arasına sıkıştırıp atmanın verdiği duygu gibi.

duygularını toplayamadığın, düşüncelerinin çiçek tarhları gibi uçuştuğu; düştüğü her yerde yeni bir filizin oluştuğu. bazılarının safi diken olduğu, acıttığı kanattığı.

küçük bir çocuk olduğumu, ablamın artık bahar geldi dedğini misafirliğe giderken yol kenarlarındaki ça çalılıklarda baharı aradığımı, en son küçük sarı bir çiçeği alıp kot salopetimin önündeki küçük cebe koyduğumu, bazen baharın gelmesi için tek bir çiçeğin bana yettiğini biliyorum.

beni yaşamda canlı tutan şeyin bahara inancımın tek bir canlı çiçek olduğunu, bunun aptal safi bir umudun beni yaşatan ve içten içe öldüren şey olduğunu biliyorum.

benim 27 yaşına kadar olan o cebimde taşıdığım kendime baharın geleceğini inandırdığım o tatlı küçük yalanım. bir gün babamın değişeceği. 

adam olacağı. insan olacağı. bir günün gelmesi.

o aptal sarı çiçeğin hep yok olduğunu düşünsem de içimde bir yerlerde kök salmış olması gerçeği.

çok yoruldum baba.

aptallıklarından, bitmeyen hayatımızın üzerine ördüğün örümcek ağlarından çok ama çok yoruldum.

paralel evren varsa, hayatımızın farklı gerçeklikleri.

ben senin var olmadığın bir evrende ben daha küçükken ölüp gittiğin eski bir resimde askerlik resimlerine bakarken senin var olmanının nasıl da güzel olacağı, elimden tutacağını sadece bir babanın kızına öğreteceği tüm o ufak tefek yaşama dair şeyleri öğreteceğini, sana koşup sarılacağımı ve annemin kardeşlerimin hep mutlu olduğunu hayal etmeyi öylesine isterdim ki.





9 Ocak 2026 Cuma

yokluk




 Çok sevimli ak bir buluttan başka bir şey değilsin, eski dallar arasına takılı kalmış.

Pavese


Şu koca yaşlı dünyada çok şeyin eksikliğini çektim. İlkokula başlarken sarı düğmeli kurdeleli borda montun, sayfası işaretlenmemiş yeni bir sınav kitabının, yeni ilk defa paketinden açılan  bir oyuncağın. Okuldan gelince yemek kokan bir evin, sevgi dolu bir babanının.

Ama şu aptal dünyada ben bu 27 senede tek bir şeyin yokluğunu çekmedim. Arkadaşın. Beni sevecek destek olacak, kahkalarla gülecek, sisteme lanet okuyacak, çalışacak; beraber kazanacak, birlikte kaybedecek arkadaşlarım hep oldu.

Hep çok iyi insanlarla karşılaştım. Hep çok güzel candan bağlar kurdum. Hep içten bir şekilde birbirimizi destekleyecek başarılarımıza sevincek insanlar oldu. Düşersem tutacak kişilerle çevriliydi. 

Şimdi ben hayatımda ilk defa arkadaşsızlığın yokluğunu çekiyorum. Çok garip.

Marifet bende değilmiş. Benim hayat yolumun çiçekli insanlarla karşılaşmasıymış. 

Şu yeni okulumda maaşım, çalışma saatleri kurumsal kimlik her şey çok iyi. Gelgelim şu aptal şehirde bir araya gelecek en bağ kurulmaz insanlar var.

Ben selam vermez kimse benimle konuşmuyor. Sürekli şikayet edip, birilerini çekiştiriyorlar.   Dedikodunun sınırlarına girilmeden yapılacak iki dakikalık muhabbet yok. Bağ kuramıyorum. Üretmeyip tüketen insanlar. Özür dilerim ama bu hayatta gerçekleştirmek istedik bir şey yok.  Bir kere olsun şunu yapalım, şu özel günde şunu üretelim yok. 

yani demek istediğim. bizim elimizde bir insanın çoçukluğu var. yemin ederim o kadar değerli ki. bir çocukla çalışmayan anlayamaz. sen rayı attıran o adam gibisin. birinin hayat sapağını çiçekli bir yola çıkarabilirsin. bir çoçuğun ömrü boyunca tutanacağı o ip senin tek cümlen olabilir. 

aman ben aptalım. üçüncü evim yok. iş benim tek evim. iş dişi hayatım kayboldu. çok yakın olduğum arkadaşlarım evlendi, başka şehre taşındı. eski okulumdakilerle de programımız uyuşmuyor. ya da uyuşturmuyorlar bilmiyorum. 

geçen gün şehre çok iyi bir eğitimci seminer için geldi. gidelim dedim. 15 öğretmen bir kişi çıkmadı. eski okulum bütün öğretmenlerle toplanıp gitmiş. bende yalnız katılmak istemedim. gitseydim kendim değil mi.

kitap kulübü kuralım öğretmenlerle dedim yok :) workshopa katılmak isteyen var mı dedim yok :( 

ilk kez iş arkadaşları işte arkadaşım oldu. tamam kabulleneceğim.

2 saatlik şehirde yakın bir arkadaşım var. oraya gidiyorum. aylık buluşmalar planladık. birde yazarken aklıma geldi. aslında rehberlikçi ve danışma ile olabilir kitap kulübü. 


neyse yukarda alıntı yapyığım kitap bir rastlantı sonucu okuduğum ve çok güldüğüm alıntılar olan bir kitaptı. bayıldım.