Bazı bi şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bazı bi şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2026 Pazartesi

gittiğimiz her yere kendimizi götürmemiz

 


Kelimeler denizinde gizlenen anlamı kavrayamıyordum. Sadece yüzeyde sürüklenip duruyordum.
yaşamım boyunca yapmayı hiç bırakmadığım şeylerden biri de çizgi film izlemek. öyle ya da böyle hangi yaşta olursam olayım bir çizgi filmi keşfeder halde buluyorum kendimi. bu yıl sürekli elimin gittiği dizi "sürekli dizi."  
bir youtube yorumunda bu dizi için "her şey normal başlayıp nasıl böylesine saçmalaşıyor, bayılıyorum." demişti. ama her ne kadar saçma  ilerlerse ilerlesin o  güzel  son hep bizi bekliyor.

bu çizgi filmi belki de kendi hayatıma benzediği için seviyorumdur. belki de kendi küçük aptal hayatımda da böyle olduğu içindir. başarılı başlayan bir okul hayatı, yanlış seçimler, teslim oluşlar; kaçırılan fırsatlar, tekrar yanlış seçimler. ama sonunun güzel bir şeye bağlanacağını düşünen o saf ve gülünç inancım.

çingeneler göçerken  arabalarını gördünüz mü? küçükken o arabalardan birine denk geldiğim de " vay be derdim. vay be. bu kadar değişik şeyin bir araya gelip, tek düzlemde tek bir yöne gitmesi ne kadar  garip."

bak şeymacım senin o çingenelerin renkli minder ve bakır tencerelerinden; kıl halı ve saten çarşaflarından daha da karmaşık ve anlamsız olan seçimlerin nasıl bir araya gelip de yaşamını oluşturdu. tıngırdaya tıngırdaya giden ve yerini bulan o araba gibi sende salkım saçak gidiyorsun bir şekilde.
en sevmediğim iki kelimeden biri de "bi şekilde." tarık tufandan okuduğum nadir kitaplardan birinde bu farkındalığı kazanmıştım. bir şekilde. ama altında yatan ne çok şey var. "bi şekilde olur." "bi şekilde yaparız."  tamam sürecin çıktısı elinde, peki süreç nasıldı. ve o sürecin sonunda onca ağırlığın altında ezilen sen nasıl olurda tüm bunları küçümser ve dersin " oldu bi şekilde.!"

neyse sonuç olarak  hayatı  bahar çiçeklerini sevdiğim gibi sevdiğim zamanlarda da, yaşam çekilmez nefret edilesi süt taşmış bir ocak gibi olduğunda zamanlarda da, ben tek bi şey yaparım, çizgi film izlerim.

geçenlerde izlediğim bir bölümde kendisine fal kurabiyesinden yukardaki fal çıkan sert, mutsuz; işkolik ve yeniliklere düşman karakterimiz bir heyecan Çin'e İngilizce öğretmeye gider. ama o da ne? taa çine kadar gitse de kendi benliği onla beraber gelmiştir. renkler ve sesler tatlar ve dokular değişebilir. ama hayat temelde aynıdır. biraz üstünü kazıyınca o renkli jelatinin altında o konteyner grisi vardır. ayrıca Çin yemeğin ana vatanı olan Çin'de Amerika'daki  Çin restoranında yediği gibi güzel değildir yemekler.

Bu karakteri izleyince içim o kadar acıdı ki. şöyle billur camlar kırılır da parçaları savrulur. süpürür alırsın bir parçası gözünden kaçar. sonra hiç beklemediğin bir anda o bir kenarda kalmış parça gelir de eline batar. hah tam olarak ondan oldu işte. içimde var olduğundan bu güne kadar haberim olmayan bir yara sızladı. ben nereye gidersem içimde kurtulamayacağım o karanlık beni takip edecek. ayağına batan dut lekesinin sokaklarca seni takip etmesi. bastığın her yer iz etmesi gibi.

çizgi film devam eder. mutsuz karakter Çin'de cebelleşirken Çin'e asıl ana karakterimizden biri gelir. vurdumduymaz, rastgele yaşayan. o sınıfta öğrenci olur, eğlenceli ve yaşam doludur ( her zaman olduğu gibi) ve tab iki Çinli çocuklara İngilizceyi sokak ağzıyla da olsa çok güzel öğretir. ve böylece görevlerini tamamlayıp geri ülkelerine dönerler.

bu vurdumduymaz karakteri de izleyince. "ya!" dedim neşe ve aptal bir heyecan ile. hemen çiçeklenmeye hevesli kalbim pır pır attı.

evet gideceğim her yere kendi karanlığımı götüreceğim AMA aydınlığım da gelecek beraberinde. yani mevzu benim nerede olduğum değil, içimde nelerin olduğu.

son olarak mutsuz karakterle ilgimi çeken diğer şey şuydu. Amerika'da yediği Çin yemeğinden zevk almış, Çin'deki  Çin yemeğinden nefret etmişti. bunun geleneksel tatların yerelleştirilmesi konusunu dışarda bırakarak şöyle düşündüm. 

yani sandığın şey sandığın gibi olmayabilir. ağızlarının suları akarak yarını düşlemeyi bırak.
bahar için çiçekli elbiseni, birini aramak için özel bir günü gülmek için bir fıkrayı, ağlamak için bir acıyı bekleme. gözünü aç tabağında ne var bak. kışın ayranı yazın yayla çorbasını düşlemeyi bırak. çık şu lanet olasıca kafanın içinden. çıkart şu sürekli eskiyi gören gözleri yuvalarından. pişman olmak yükünü taşıma sırtında. nostaljinin o tatlı kaşıntısı ile soyma yaşamak denen deriyi üzerinden.

evet annemin bir zamanlar tek tek ipe serdiği gün kazaklar, renkli tulumlar gibi bende kafamda saçaklanan tüm düşünce koçanlarımı saçtım etrafa.

(sanat birazın olduğu yerde başlar. bu bir günlük. noktalama işaretleri aziz dostum jose saromago'da olduğu gibi kafam eserse yazıya dahil olur. şimdiden affola.)


28 Şubat 2026 Cumartesi

rengarenk çürüme



 Benim gibi olan başkalarını merak ediyorum, dışardan tamamen iyi görünüp de içeriden çürüyen, bu çürümenin hafif bir "iyi olmama" ama ayni zamanda "kahrolmama" hâlini taşıyan başka insanlar.

Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum

kız kulesine ilk gittiğimde etrafındaki sarı çizgiler çok dikkatimi çekmişti. kayalıklarda geçmemeniz gereken bir çizgi. delilik ile dahilik arasını ayıran çok ince bir çizgi olduğuna inanırdım çocukken. sonra acının insanı delirtebileceğini o yada bu şekilde öğrenince delilik ve acı arasında da çok ince bir çizgi olduğunu anladım. öğretmen olunca çocukların aslında çizgileri, sınırları sevdiğini içlerinde kendilerini güvende hissettiklerini gördüm. şimdi 27 yaşımın son aylarında gördüğüm ince çizgi şuydu. İçedönüklük ve hayattan kopma arasında da çok ince bir çizgi var. ben o çizginin koyu tarafındayım. iş hayatına atılalı böyle oldu. öğrenciyken böyle değildi. gezmek tozmak keşfetmek bana çok iyi gelirdi. şimdi çalışma saatlerim aynı olsa da  önceki işime göre iş yükü ve stres daha az. ama ben hala kendini işten sonra eve atan, hafta sonlarını temizlik ve dizi izlemekle geçiren o kızım. 

ara sıra arkadaşlarıyla buluşup ufak tefek şeyler deneyen. ama en çok odasını eve gelip uzanmayı, kendi halinde takılmayı seven kızım.

diye düşünüyordum. ta ki bugün haftalar öncesinde bir arkadaşımla yazıldığım workshop günü gelene kadar. aman Allah'ım gitmemek için kendime bin bir türlü bahane buldum. buluşma öncesinde saatlerce stres oldum. sonunda gittim. bir türlü rahat edemedim orada. insan evinde mutluysa niye kendini zorluyor ki dedim.

neyse sonuç olarak hayattan kopmam gerekiyor. yatağım üzerinde uzandıkça ruhumu yutan bir karadeliğe sahip.

işte bu karadelik beni yutmasın diye öneri

yürüyüş grubuna katılmak

spora ve yüzmeye başlamak

fiziksel olarak biraz daha zinde olursam zihnimde hantallığını atar umarım


2 Şubat 2026 Pazartesi

Göğsümdeki sarı çiçek kurusa keşke

 


Evimizin üstünde parladı sessizlik 
ve suskunluk ağladı
Babam şimdi öldü, kökler kuru, 
ve yıllar ölü

Rüzgarda Yapraklar/Adonis


kötü babaya sahip olmanın pekala güzel yanları var. her baba çocuğuna bi şeyler öğretir. bazıları kızağın önüne oturtup denge kurmayı, rüzgarda savrulmamayı sıcacık bir ses tonuyla öğretir ki düşme ve darbeleri en aza indirsin. yaraları ve acıları, göz yaşları ve başarısızlıkları elinden geldiğince azaltsın. 

böyle bir öğretme biçimi olduğu gibi. bir de şu vardır. bazı babalar şöyle yapar. seni  hızlı bir uçurumdan fırlatır. hadi çık der. çıkmaya çalıştığın her seferde başkalarına beyaz pamuk gibi olan o kar tanelerini ezici ağırlık ve yoğunlukta senin üstüne atar. zorlukla çıktığın kızağını yoluna koyduğun  ve o güzelim beyazlar içindeki karda ilerlemeye çalıştığın sefer de arkandan kokmuş etleri pörsümüş, kara çukur gözlü devasa bir dev gibi çekiştirir durur.

bazı babalar yaşamayı öğretirken, bazı babalar o güzel bize türlü çiçekler ve baharlar vadeden yaşamın önünü keser.

bazı babalar gerçekten babadır çocuklarına. ama bazı çocuklar babalarına babalık yapmak zorunda kalır. o kokuşmuş devasa devin yakıp yıktığı minik kulübeleri onarmaktan, ezdiği çiçekleri yeşertmeye çalışmaktan başka hiç bir şey yapmazlar. 

bazı babalar olmasaydı keşke. çocuklar kucağına doğduğu şeyden nefret edemezler ki. onu kanıksarlar. ateşin yanında durunca üzerine sinen is kokusu gibi. farkına bile varmadığın şekilde yapışır kalır babana olana sevgin. tüm kalbiyle nefret ettiğini söyleyen, sararmış albümlerinde tek bir baba-kız fotoğrafı olmayan, gümüş oymalı anılar kutusunu didik didik etsende minicik ufacık mutlu bir anı bulamasan da nefret nasıl edebilirsin ki. 

etiğimle kemiğimle nefret ettim desen, milyonlarca küçük bir parçan dna'nın içine işleyen o adamdan nasıl nefret edersin ki.

bir gün kilo veririrm diye aldığın o uçuş uçuş elbiseyi, bir türlü o kiloyu veremediğin, lanet tartıda rakamların ileriye doğru gittiği, artık umutsuzluğa kapıldığın ve hayatına giren herkese olan kırgınlığını bir öğleden sonra toplayıp o elbisenin fırfırları arasına sıkıştırıp atmanın verdiği duygu gibi.

duygularını toplayamadığın, düşüncelerinin çiçek tarhları gibi uçuştuğu; düştüğü her yerde yeni bir filizin oluştuğu. bazılarının safi diken olduğu, acıttığı kanattığı.

küçük bir çocuk olduğumu, ablamın artık bahar geldi dedğini misafirliğe giderken yol kenarlarındaki ça çalılıklarda baharı aradığımı, en son küçük sarı bir çiçeği alıp kot salopetimin önündeki küçük cebe koyduğumu, bazen baharın gelmesi için tek bir çiçeğin bana yettiğini biliyorum.

beni yaşamda canlı tutan şeyin bahara inancımın tek bir canlı çiçek olduğunu, bunun aptal safi bir umudun beni yaşatan ve içten içe öldüren şey olduğunu biliyorum.

benim 27 yaşına kadar olan o cebimde taşıdığım kendime baharın geleceğini inandırdığım o tatlı küçük yalanım. bir gün babamın değişeceği. 

adam olacağı. insan olacağı. bir günün gelmesi.

o aptal sarı çiçeğin hep yok olduğunu düşünsem de içimde bir yerlerde kök salmış olması gerçeği.

çok yoruldum baba.

aptallıklarından, bitmeyen hayatımızın üzerine ördüğün örümcek ağlarından çok ama çok yoruldum.

paralel evren varsa, hayatımızın farklı gerçeklikleri.

ben senin var olmadığın bir evrende ben daha küçükken ölüp gittiğin eski bir resimde askerlik resimlerine bakarken senin var olmanının nasıl da güzel olacağı, elimden tutacağını sadece bir babanın kızına öğreteceği tüm o ufak tefek yaşama dair şeyleri öğreteceğini, sana koşup sarılacağımı ve annemin kardeşlerimin hep mutlu olduğunu hayal etmeyi öylesine isterdim ki.





9 Ocak 2026 Cuma

yokluk




 Çok sevimli ak bir buluttan başka bir şey değilsin, eski dallar arasına takılı kalmış.

Pavese


Şu koca yaşlı dünyada çok şeyin eksikliğini çektim. İlkokula başlarken sarı düğmeli kurdeleli borda montun, sayfası işaretlenmemiş yeni bir sınav kitabının, yeni ilk defa paketinden açılan  bir oyuncağın. Okuldan gelince yemek kokan bir evin, sevgi dolu bir babanının.

Ama şu aptal dünyada ben bu 27 senede tek bir şeyin yokluğunu çekmedim. Arkadaşın. Beni sevecek destek olacak, kahkalarla gülecek, sisteme lanet okuyacak, çalışacak; beraber kazanacak, birlikte kaybedecek arkadaşlarım hep oldu.

Hep çok iyi insanlarla karşılaştım. Hep çok güzel candan bağlar kurdum. Hep içten bir şekilde birbirimizi destekleyecek başarılarımıza sevincek insanlar oldu. Düşersem tutacak kişilerle çevriliydi. 

Şimdi ben hayatımda ilk defa arkadaşsızlığın yokluğunu çekiyorum. Çok garip.

Marifet bende değilmiş. Benim hayat yolumun çiçekli insanlarla karşılaşmasıymış. 

Şu yeni okulumda maaşım, çalışma saatleri kurumsal kimlik her şey çok iyi. Gelgelim şu aptal şehirde bir araya gelecek en bağ kurulmaz insanlar var.

Ben selam vermez kimse benimle konuşmuyor. Sürekli şikayet edip, birilerini çekiştiriyorlar.   Dedikodunun sınırlarına girilmeden yapılacak iki dakikalık muhabbet yok. Bağ kuramıyorum. Üretmeyip tüketen insanlar. Özür dilerim ama bu hayatta gerçekleştirmek istedik bir şey yok.  Bir kere olsun şunu yapalım, şu özel günde şunu üretelim yok. 

yani demek istediğim. bizim elimizde bir insanın çoçukluğu var. yemin ederim o kadar değerli ki. bir çocukla çalışmayan anlayamaz. sen rayı attıran o adam gibisin. birinin hayat sapağını çiçekli bir yola çıkarabilirsin. bir çoçuğun ömrü boyunca tutanacağı o ip senin tek cümlen olabilir. 

aman ben aptalım. üçüncü evim yok. iş benim tek evim. iş dişi hayatım kayboldu. çok yakın olduğum arkadaşlarım evlendi, başka şehre taşındı. eski okulumdakilerle de programımız uyuşmuyor. ya da uyuşturmuyorlar bilmiyorum. 

geçen gün şehre çok iyi bir eğitimci seminer için geldi. gidelim dedim. 15 öğretmen bir kişi çıkmadı. eski okulum bütün öğretmenlerle toplanıp gitmiş. bende yalnız katılmak istemedim. gitseydim kendim değil mi.

kitap kulübü kuralım öğretmenlerle dedim yok :) workshopa katılmak isteyen var mı dedim yok :( 

ilk kez iş arkadaşları işte arkadaşım oldu. tamam kabulleneceğim.

2 saatlik şehirde yakın bir arkadaşım var. oraya gidiyorum. aylık buluşmalar planladık. birde yazarken aklıma geldi. aslında rehberlikçi ve danışma ile olabilir kitap kulübü. 


neyse yukarda alıntı yapyığım kitap bir rastlantı sonucu okuduğum ve çok güldüğüm alıntılar olan bir kitaptı. bayıldım.

6 Ekim 2025 Pazartesi

beni iten acı mı



I want to try on every persona the world has ever known,”

 Beni en çok iten şey acı mı acaba. aylardır yazmadım bloga. acı tatlı şeyler yaşadım. çok güzel bir başlangıç  yaptım öyleyse neden yazmadım onca zaman. ya da ne oldu da yine yazarken buldum kendimi.

yazmadım çünkü yazmak da okumak da beni götürmedi bir yere. eski hayatıma dair ne varsa sevdiğim, aradığım, umduğum bulamadığım bir cumartesi sabahı enerjisi ile toplattım attım yol kenarına.

arkadaşlarımın düğünlerine gitmedim. sevdiğim podcastleri dinlemedim. kitapların kapağını açmadım.

öyle durdum işte. öylece boylu boyunca. 27 yaşımın başında 17 yaşında okuduğum bir öykü dönüp durdu. 27 yaşına gelen iyi bir işi ve ilişkisi olmayan o adamın öyküsü. umutla dolan taşan yarınların bana avuç dolusu güzelllikle geleceğini bekleyen ben, o zaman acınası bulduğu o karaktere dönüştüğümü düşündüm.

en zehirli öyküler bir anda tüm yaşamı olumlu şekilde değişen  öyküler. aksine olabilir bir gecede karabilir hayatını. ama tam tersi. mutluluk bir sabahta gelmez insana. bir sabahlığına gelebilir. ama sonra geçer işte.

neyse sonra ne oldu da başladım yazmaya. bir kız gördüm bisikletin üstünde. o kadar acı çektim ki. bir anda 27 yaşında olduğumu. hiç bisiklet almadığımı. son bilmem kaç yılın listesine tekrar tekrar yazdığımı. ama bir türü alıp binemediğimi. böyle devam ederse tolstoyun bisikleti argümanın yaşamıma taşıyacağımı fark ettim.

neyse güzel haberlerim var. iyi bi işe girdim. gidecek yolum var. ama iş yoğum kafam rahat maaşım iyi. yine de akademik olarak kendimi geliştirmem gerekiyor.

demesem içimde kalacak. platonik olduğum bir zaman yolumuzun kesişeceği ve beni çok seveceğini düşündüğüm o oğlan sözlenmiş. kafede arka masam da oturan annesinden duymam. çok garip.

kırmızı bisiklet, kafede arkamda dönen sohbet.

anlıyorum. anlıyorum efendim.


27 Ağustos 2024 Salı

ilk rüyam


(yapay zeka ile oluşturuldu)


Küçük, küçücük bir kızken Unutacak mısın yüreğim Bir kurdele bir pabuç yüzünden Unutacak mısın yüreğim Kırmızı Karanfil

Annemin eski çay kutularında biriktirdiği düğmeleri vardı. renk renk düğmeler. ne zaman evde yapacak bi şey bulamayıp sıkılsam dökerdim onları. ne garip şimdilerde ne zaman sıkılsam oturup bi şeyler yazacak olsam çocukluğuma gidiyor aklım. ufak tefek önemsiz şeyler üzerinden geçen zamanla bir nostalji tozunun altında kalıyor. altın tozu sanki o. baktıkça daha da hoş geliyor gözüne.

ne garip çoçukluğumuzda yaşadığımız onca anı arasında neden bazılarını seçip hiç unutmayız. böyle çok normal gözüken zamanları bize hatırlatan o anı özel kılan ne ki. hatırlayabildiğim en eski anıyı düşündüğümde ilk gördüğün-hatırlayabildiğim demek daha doğru- rüya var. Anneme gidiyorum. doktor bir tilki gördüm. ağaçlar vardı diyorum. o da o gördüğün şey rüya. uyuyunca görürsün diyor. rüya ne demek öğreniyorum.

annemler televizyonda bir film izliyor. bana sen git yat bu korkunç diyorlar gidermiş gibi yapıyorum. kapıdan gizlice bakıyorum. beyaz saçlı korkunç bir kadın çığlık atıyor. korkuyorum.

annem namaz kılıyor. dışardan bir köpek geçiyor. minik mıknatıslar var. birini ağzıma atıyorum. dişlerim arasında çeviriyorum. acaba ses de yutulur mu diyorum. bu ses benim içime girer mi sesin bir tadı var mı. annem bu sesi duyuyor mu. annem selam verip gelip ağzımdan çıkartıyor.

ablam abim okula başlıyor bende başlıyorum annem odamıza çalışma masası yaptırıyor. uzun duvara monte bir masa. artık hayatım düzeldi diye düşünüyorum.

aynı odanın duvarında bir raf var. üzerinde bir radyo. adile naşit tatlı sesi ile öykü anlatıyor. onu dinliyorum.

annem evde yok. evde kim var bilmiyorum. elbiseler yatağın üstünde katlanmayı bekliyor. uyanıyorum etrafımda elbiseler. onlara sarılıyorum. kendilerini yalnız hissederler diye üzülüyorum.

hatırladığım en eski anı ne diye konuşuyor büyükler. evin damındayız. bende kafamı sarkıtıp uçuşan çiçekli eteğime bakıyorum. benim anım bu olabilir mi. düşünüyorum düşünüyorum daha eskisini bulamıyorum.

blade runner diye bir film vardı. anıların gerçek olmadığı. onları gerçek sandığın insan mı robot musun bilemediğin. bir anıyı hatırladığımız da  onu yaşadığımız zamanı değil onu en  son hatırladığımız anı anımsarmışız. ne garip. bir olayı bir grup insan farklı anımsayabiliyor. anılar güzel. ama artık hükmü geçmiş eski paralar gibi. anlar daha kıymetli bunu hatırlatmam gerek kendime.

20 Şubat 2024 Salı

Çalışkan çocukların dondurmaları sihirli olur

                                

Bir gölüm şimdi. Bana doğru eğiliyor bir kadın, Derinliklerimi araştırıyor, keşfetmek için kendini
Ariel ve Seçme Şiirler/Sylvia Plath

Babam sevdiğini severdi. Sevdiği adamın işini iyi yapardı. Kendini de sevdirirdi. A. Dayı vardı. Bizim semtin fırıncısı. Tabi o zamanlar üç beş fırını vardı. Sonra fabrikası oldu. Çok zengindi. Babamı severdi. Bayramda elini öptüğümüzde jilet gibi kağıt bir liralardan verirdi. Şimdilerde yatalak olmuş. Annem hep anar onu.  "Hakkı çok büyük üstümüzde. Kapıya gelir ekmekleri asar asar giderdi." derdi. Bende A. dayının üzerimizde hakkının çok büyük olduğunu bilirim tabi. Benim çocukluğumda hatırladığım tek tük mutlu aile anılarımdan birini yaşama sebep olmuştur çünkü. 
 A. Dayının bahçesinde salkım söğüt olan havuzlu bir villası vardı. O zamanlar bizim buralarda tek tük apartmanlar  var. Genelde tek katlı ikinci nesil müstakil evler var. Televizyonda bile görmemişim villa. O kadar küçüğüm. Babam bahçıvanlık ve elektrik işleri yapmak için gidiyor oraya. Bir şekilde bir sefer bizi de götürüyor annemde geliyor. O gün çok çalıştığımı hatırlıyorum ama. O kadar küçük bir velet nasıl bir iş yaptı bilmiyorum.  Tek bildiğim bana verilen görevleri yerine getirmenin mutluluğunu göğsümde kocaman hissetmiştim.  
Sonra bir şekilde fikir kimden çıkıyor bilmiyorum ama babam çocuk havuzunu bahçeyi suladığı hortumla dolduruyor. Biz deli gibi yüzmeye başlıyoruz. Suya uzun bir zaman sonra kavuşan ördekler gibiyiz.  Deniz gibi korkunç değil havuz. Uçsuz bucaksız da değil. Ayaklarım yere değiyor. Ah ne güzel! Ne güzel! Yazları gittiğimiz göl gibi yosunlu bana iğrenç gelen bir tabanı da yok. Annemin doldurduğu küçük leğenler gibi de değil. Etrafa su sıçratabiliriz. İlk neşe duygusunu ne zaman hissettim bilmiyorum ama o gün o havuzda mutluluktan çıldıracakmış gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Saf katıksız öylesine doludizgin bir neşe ki bu. O havuzu gölgeleyen salkım söğütlerinin zarafeti ile büyüleniyorum bir yandan. Acaba diyorum tüm o saf neşem, salkım söğütlerinin dallarına mı işledi. Neden suya dallarını uzatan bir salkım söğüt görünce içimden tatlı bir ezgi yükseliyor?
 Babamı hatırladığım tek tük anıdan biri bu. Keşke hep o anımdaki gibi bizi bir araya getiren ve neşelendiren biri olarak kalsa diye ağladım bu yazıyı yazarken. 
 Bence ölen birini affetmek daha kolay. Acı verici belki ama. En azından bir nebze daha kolay. O insana karşı yeni hayal kırıklıkların oluşmayacağı için kırılan yerlerini tamir etmek daha kolay. Kalan yaraların kabuk bağlayabilir pekala. Oysa hayattayken ve hala karşı konulmaz şekilde hayatını kötü bir şekilde etkilerken birini affetmek, kabul etmek öylesine zor ki.
Neyse o gün neşeyle yüzüp işten dönerken para kazanmışız güya. Annem üçümüze harcamamız için para veriyor. Biz de dondurma istiyoruz tabi. Arabayı kenara çekiyor babam. Panda dondurmalar var o zaman. Herkes yiyor afiyetle. Bir tane yeter mi insana? Yetmiyor tabi. Bitmesin diye yavaş yavaş yiyoruz ama bitiyor işte. Fakat o da ne? Bir bakıyoruz ki bedava. O an beşimizden dördüne bedava çıkmış. Gidip alıyoruz. Tekrar bedava, tekrar bedava. Sonsuz bir bedava döngüsüne giriyoruz. Sanki fabrika tüm bedavaları basmış da milyonda bir ihtimal bütün o bedavalar bir kutuya istiflenmiş ve bizde o bedavalara sahip olmuşuz gibi. Gerçekten dondurmaya doyduğum bir an oluyor. Kaç tane yedik bilmiyorum. En son bakkal bedava dondurmayı vermeyi reddetmişti. Benim aklımda 18-19 bedava diye kaldı. Kimse kesin bir rakam hatırlayamadı sorduğumda. Tek bildiğimiz biz o gün deli gibi dondurma yemiştik. Annem demişti ki  "Gördünüz mü? Çalışırsanız, çabalarsanız Allah sizi böyle mutlu eder. Sanki istediğiniz olmaz gibi olur ama bir bakmışsınız olmuş daha güzeli olmuş.!"
Bu hikayeyi yıllarca göğsümü gere gere anlattım okulda. Arada ben bile kendimden şüphe edip hikayemi ablamlara doğrulatma ihtiyacı hissettim. "Abla o gün ne çok dondurma yemiştik demiii?"
 Arabayı park ettiğimiz yer bahçeli bir evin önüydü.  Gül sarmaşıkları bahçe demirlerini sarmıştı. Kırmızı güller olanca güzelliğiyle arzı endam ediyordu. O güller nasıl öyle güzeldi.? Dondurma nasıl böylesine lezzetliydi. Mutluluk nasıl da güzeldi? Tüm aile beraberce kıkırdamak nasıl bu denli muhteşem olurdu?
 Ara ara kendimi rüyamda o evin bahçesinde gördüm de bir türlü anlam veremedim. Burası neresi? Nereden uyduruyor beynim böyle yerleri diye. Sonra rüyamızda gördüğümüz tüm yer ve mekanların gerçekte gördüğümüz yerler olduğunu öğrendim. Yani aslında yabancı bir adam gördük zannediyoruz. Beynimiz uydurdu sanıyoruz. Oysa sokaktan milisaniyelik gördüğümüz o adamı beynimiz kendi filmine figüran yapıyor.
Hah işte bu yazıyı yazarken o gül sarmaşıklı evin arabamızı park ettiğimiz ve içinde doyasıya neşeyle dondurma yediğimiz yer olduğunun şimdi ayrımına vardım. Acaba o mutlu aile tablosu bir yerde kayboldu da zihnim ne aradığını bile bilemeden etrafında dolaşıp durdu mu yıllarca. Artık neden o evi gördüğümü bahçesinde koştuğumu, kapısını çaldığımı anlıyorum. Tüm o rüyalarda ne aradığımı da anlıyorum.
Zihnimiz ne sihirli bir şey. Yazmak ne muhteşem bir olgu.  Zihnim çalışkan çocukların dondurmaları gibi sihirli. Yazmak çalışınca sonucunu sürpriz bir şekilde aldığımız işler gibi beklenmedik güzelliklerle dolu...
                                              

17 Ocak 2024 Çarşamba

lale tarlaları yok artık ve ben operadan nefret ediyorum

 


Tonight I'll dream while in my bed 

While silly thoughts run through my bed

Kahrolasıca değişmeyen toplumsal tabular. 8-5 işim olmayınca bizimkilerin gözüne çok batıyorum. Yada yaşım (25) gelip geçtiği için olsa gerek evlilik meselesini gündeme getirip duruyorlar. Benim beynim bu eve ait değil. Daha iki ay önce nişandan döndük. Kendi isteğimle başlayan ama ısrar ve diretmeyle hızlıca ilerleyen bir süreçti. Sağlıklı bir düşünce değil ama artık şöyle düşünmüştüm "Sonunda evde kalacaksın ne zaman evleneceksin darısı başına lafları" cehennemin dibine gidecek. o sıralarda da içten içe bir şeylerin istediğim gibi olmadığını biliyordum ama içten içe ne var evlenir bir yıl evli kalır boşanırım sonra da kimse lanet çenesini açıp evlen demez. 

kahrolsun ya kahrolsun. sen nasıl başarılar başarırsan başar parmağına o yüzük girmedikçe başarısızsın. benim harika çocukluk arkadaşlarımda evlenip barklandıkları için hemen anne hanım geç kalmışlık korkusuna düştü. Lanet olsun ya. o kadar öfkeliyim ki. ama en çok kendime kızıyorum. o zamanlar diretip istediğim eğitim almadığım için. her gün bir bok parçası gibi ezilip kaldığım için. içimde çok şey kırık toparlamaya çalışıyorum ama. öylesine zor ki. ailende seni anlayan tek bir kişinin olması. bir tek küçük erkek kardeşim diyor bırakın ne yaparsa yapsın diye. 

bir gece rüya görmüştüm. herkes başıma üşüşmüş bir şey istiyordu. bende elime bir bıçak alıp tüm etlerimi parçalarımdan ayırıp hepsinin önüne bir parça atıyordum. hepsi bir sırtlanda başıma üşüşmüş gibi. hayır diyemiyorum. sınırım yok benim. sonra gittikçe kötüleşince bu durum bu rüyanının daha üstünü gördüm. benden bir şey isteyenler çoğalmış yetemiyorum artık. buraya gel bunu yap. kendimi yüksekçe bir yerde ateşe veriyorum. ateşin kokusu o kara duman genzimi yakıyor ama o kadar hafifliyorum üzerimde her parça bir yere dağılıyor. benden mutlusu yok.

bu yıl daha bir sınır koysam da aileme sınır koyamıyorum. arkadaşlarıma koyamıyorum. çekip gittim ülkenin bir ucuna bu kez yalnızlıktan kıvrandım. kendimle ne yapacağımı bilemedim. 

yalan söylemekten nefret ediyorum ama şöyle adam gibi çıkıp istemiyorum lan yapmayacağım gelmeyeceğim diyemedim için yalan sıkıyorum. o gün çalışıyorum. ani bir iş çıktı. bu yıl çok yalan söyledim. neyse bu yıla kadar kendime söyledim. biraz da başkalarına bulaşsın.

insanlığın devamı benim evlenmeme bağlı gibi. ben evlenmezsem uzaylılar mı istila edecek dünyayı. neden bu kadar baskılıyor. söyledikleri boktan laflar normalmiş gibi neden davranıyorlar. "iyi o zaman evde kal da günü gör." "o zaman git 40 yaşında birini bulda evlen."

ben mutluyum şu anda. mutluyum işte. neden kurcalıyorsun. hayat sadece senin bildiğin gibi yaşanmıyor işte.

bir gün evleneceksem de sevdiğim biri olsun istiyorum.

geçen biten ilişkimde de acele ettirdiler. sonra ayrılınca içten içe oh dedim oh görün gününüzü. biliyorum sağlıklı değil bu düşünce tarzı. ama ne yapabilirim benim içine doğduğum ev büyütüldüğüm koşullar sağlıklı mı. keşke hiç olmasa denen bir baba figürü, sürekli çabalayan eve ekmek getiren lanet kocası her bir haltı yese de sabretmek zorunda kalan bir anne. yıllarca annemin boşanmasını bir yere gidip yeni bir hayat kurmayı diledim. artık bunun imkansız olduğunu görünce kendim gittim ama yapamadım. böyle kendimi sarmaşık gibi hissediyorum kendi başına ayakta duramayan asalak hayvanlar gibi hayatta kalmak için anneme ihtiyacı olan. 

kendimi bu düşünceleri düzeltmeye çalıştım. ama bir yarayı kaşımak gibi daha kötü hale geldim. bilmiyorum psikiyatriste gitmem gerek belki. keşke bana bir hap verse. gepetto'nun pinokyo'sunun bir kalbi var mıydı duyguları. bende bir kuklayım ama kalbim var. o lanet olasıca duygularım yok olsa. alın nasıl isterseniz kullanın deyip teslim etsem hayatımı. savaşacak gücüm yok çünkü. savaşmaktan yoruldum belki bilmiyorum. 14 senedir savaş veriyorum. ortaokuldan mezun olduğumdan beri. 500 üzerinden 460 puan almıştım. öğretmenim demişti ki seni burada bir liseye göndermeyelim yazık olur. büyükşehirdeki sosyal bilimlere git ben her şeyi ayarlarım. hep bunu düşünüyorum bir evrende ben o liseye gittim mi. o okuldan mezun olup istediğim okula girebildim mi? sonra o iğrenç adam beni arabadan indirmiyor okula gidiyor kendi tercih yapıyor. bende ayaklarımı sürüye sürüye gidiyorum okula. mezun olana kadar o kadar çok tükeniyorum ki. sonra üniversiteye bile gitmek istemiyorum. okul öncesi öğretmeni ol, tam bir kıza uygun. tamam diyorum. Allah aşkına neredeydi şimdi aklım diyorum. neden çabalamadım. ama ben hep aynıyım. bak şimdi hayır diyebiliyor muyum. kendi hayatımı komuta edebiliyor muyum. mezun olup işe girince çocukları öğretmeyi çok seviyorum. işverenim veliler hepsi beni çok seviyor. ama ben nefret ediyorum işimden. ben kapitalizmin istediği bir robotum. her denileni yapan. en iyisini yapmak için kendini tüketen. iki yıl çalışıp istifa ediyorum. sonra orada burada işler. aile işleri, eş dost ahbap ricaları. vay efendim okulumuzda atölye yap, turnuva var jüri ol. olalım ama ne karşılığı hatır gönül. en nefret ettiğim atasözü hatır için çiğ tavuk yenir. bu sözü duyunca içimden o tavukların kafalarını kopardığımı karşımdakinin ağzına tıktığımı düşünüyorum. ama tam tersi davranıyorum. küçüklükten beri böyleydi. ben ikinci sınıftım. annem ablama çayı getir demişti. getirmedi ablam. annem kızar diye koştum getireyim dedim. çaydanlığın bir tarafı bir ayağıma diğer tarafı koluma döküldü. üzerimde ördekli tulumum vardı. ne garip o tulumu çok sevmeme rağmen ne zaman giysem midem bulandı. bir daha aynı sevgiyle giyemedim. ayağımı kolumu alçıya aldılar iki ay boyunca okula gidemedim. kemiğimin görünüşünü gözlerimi her kapattığımda hatırladım. neyse ki akıllı kadın annem çok araştırmış arka bahçeye pancar yaprağı ekti. gizli gizli sardı koluma doktor bile şaşırdı. nasıl böyle iz kalmadan iyileşti diye. benimle aynı yaşlarda yanan arkadaşımı gördüm. kolu buruş buruş olmuş estetik ameliyat olmalısın demiş doktor. bana da demişlerdi ilk yanınca. kolu büzülür kalır diye. kalmadı işte. dedem 79 yaşında annesinin öldüğünü anlatırken ağlamıştı. annen yoksa kimsen yok demişti. babası uzaklara çalışmaya gidermiş. annesi besler, doyurur; okutur, öğretirmiş. ne zaman annesi ölmüş kimsesi kalmamış dedemin. bir üvey ana gelmiş, sorumsuz bir baba. ne tarlalar ne dükkanlar yok olup gitmiş. kendi sıfırdan yapmış. ne garip. bu öykü mü beni daha çok bağlıyor anneme. gerçi çocukluğumu düşünce çok az insan hatırlıyorum. baba yok hiç. onun bizi götürdüğü yerlerde bile o yok. araba gidiyor ama sürücü koltuğu boş. havuzdayız ama kimse yok başka. küçüklüğümden beri garip bir yalnızlık duygusunu hissediyorum. yastığıma sarıldığımı dünyada kimsemin olmadığını düşünüp ağladığımı. ilk kez jules verne'yi okuduğumda bir arkadaşım varmış gibi hissetmiştim. aya baktığımı orada bir yerlerde Jules'in olduğunu beni gördüğünü düşündüğümü hatırlıyorum. arka bahçede kilden kardan adamlar yaptığımı onlarla konuştuğumu, geceleri özellikle durmadan ağladığımı. çocuk olmak zor. etrafında olan olayları anlamlandıramıyorsun bilinçli ama istemsizce hepsine maruz kalıp bununla savaşmaya çalışıyorsun. böyle bir çocukluk geçirdiğim çocukları çok iyi anlamıştım. ama kalbim kaldırmamıştı. ebeveynlerin çocukları bir meta gibi gördüğünü, ruhlarını harap edip yaraladıklarını. bir sınıfta o kadar çocukla ilgilenirken benim de onların kalbine yaralar açabileceğimi.

bilmiyorum. kafam binlerce düşünceyle dolu. bilgisayarı kapatıp ağlayacağım. neden herkes gibi olmadığımı evlenmenin, sadece işini yapıp fazla düşünmemenin benim için bu kadar zor olduğunu düşüneceğim. 

-o zamanlar annem bana neden evde kaldın, evlen artık deyip durmazdı. hangi öyküyü anlatayım derdi. meydana kitap sergisi kurulmuş gidelim mi derdi. laleler açmış görmeye gidelim derdi. mavi elbiseni giyme başka elbisen yok mu derdi. sana şiir öğreteyim mi derdi. ablamlar çizgi film diye sızlanırken benim bilmem nerden bulup dinleyip durduğum operayı açmama izin verirdi. sonra her şeyi alçalan yükselen sesimle uyduruk ezgilerimle söylemeye başlayınca yasaklandı tabi. o kadar hasret çektim ki ağzını açıp istediği gibi ses çıkaran o kadına. belki de daha o zamanlar içime attığım onca şey varken o tombul kadının o kadar yüksek perdeden öyle çeşitli nağmelerle cümleler kurması etkilemişti beni. bilmiyorum. tek bildiğim artık operadan nefret ettiğim.

11 Eylül 2023 Pazartesi

karnımdaki endişe yumakları

 


Bir de, mek­tuplar yazıldıktan sonra mutlaka unutulurlar. Çünkü niye yaşadığımızı anlamadığımız bir dünyada yaşıyoruz ve galiba sonsuzluğun sınırı diye bir şey yok. Bu yüzden bütün mektup­lar, eninde sonunda eski bir ayakkabı kutusunun içine sığar­lar...

Ercan Kesal

Sabah huzursuzca uyandım. Yine karnım endişe yumağı olmuş. Bir ucunda tutup sökmeye başladım. Kahvaltı hazırladım. Cilt bakımı yaptım. Kitap okudum. Yumak hafif hafif söküldü. Biliyorum bir anda mideme yerleşen  devasa yün dolu, keder ve endişe karışımı o yumağı sökemeyeceğim. Belki zaman geçtikçe iplikler parçalara ayrılır ve kendiliğinden çözülüverir.

Ne zamandan beri bilmiyorum üniversitede final haftasıydı. sınavlardan ödevlerden yorulmuştum. bir edebiyat dergisinde bir nihilistin sözlerini okumuştum. o sözler beynimdeki tozu dumanı alıp götürdü. o günden beri içimde ne anlamı var bulutu dolaşıyor. ne anlamı var işe girip çalışmanın para biriktirmenin ev almanın kariyer yapmanın. sadece kitap okumak, uyumak, uzum yürüyüşlere çıkmak. dedemler köyde yaşaydı alıp başımı oraya giderdim. ya da bir kır evi olsa.

terapistim kaybetmekten, başaramamaktan korktuğum için istemekten vazgeçmiş olabileceğimi söyledi. çok mükemmeliyetçi bir annede yetiştim. okulda elde ettiğim hiç bir başarı beni mutlu etmezdi. iş hayatında patronnum "böyle baktıkça hayatta hiç bir şey sana tat vermez yeterli gelmez." demişti. sabahları uyanıp dünyayı kurtaran bir insan olmak mı istiyordum. gerçi bir çocuğu değiştirdiğinde dünya değişir. bir hitleri evcilleştirdim belki de. bir katili dönüştürdüm.

isteklerime ulaşmaya başladım ama garip bir şekilde. hayalim hep köy okulunda öğretmen olmaktı. babamın doğuda bir arkadaşı vardı. arada bizde kalır babam yanına gider. adamın anaokulu varmış. öğretmen ihtiyacı olmuş. yaz için gider misin dediler ben pek istemedim.  zaten yeni belediyede stajımı bitirmişim. kafam bir milyon. en son bir şekilde hazırladım valizi geldim. güzel bir deneyimdi. gezdim, gördüm ilham aldım. sadece derslerden adını duyduğum şehirleri görmek, orada yaşayan insanlarla tanışmak ilginç bir deneyimdi. ama oraya gidince anladım ki ben onların deyimi ile tam bir batılıyım. konuşmaları vurgulamaları beni gerçekten çok yordu.  başkalarınca doğal samimi gelebilecek durumlar zaten özel alanına hassasiyeti olan beni çileden çıkardı. ama çocuklarla çok güzeldi. okulun çok güzel bir bahçesi vardı. hayal ettiğim güzellikte bir okuldu. veliler düşmelere yaralanmalara daha rahat yaklaştığı için, çocuklar nispeten daha az ekran başında kalıp sokak kültürü olduğu için çocuklarla iletişim kurmak, sınıf düzeni oluşturmak kolaydı. zorlandığım şeyler olsa da sevdim.

tabi geri dönünce orayı ne kadar kanıksadığımı bir daha gitmek istemediğimi fark ettim. şimdi yine veliler ve çocuklar beni çok sevdiği için gelmemi istiyorlar. ev kiraları daha ucuz olduğu için kendi evime çıkabilirim. sabahları bisikletle işe gidip gelip göl kenarında vakit geçirebilirim. ama tüm bunları yapacak aksiyonu alacak enerjiyi kendimde bulamıyorum. 

biriyle tanıştım. kalbimde hiç bilmediğim yerlerde çiçekler açtı ve kuşlar öttü. vay canına dedim. bazı şeyler gerçekmiş ve kitaplar satılsın filmler izlensin diye uydurulmamış. ama şu an bir belirsizlik içindeyiz.

kafamı dağıtmak için tabi ki bolca kitap okuyorum. Byung chul han'dan iki kitap okuyorum. Yazın Türk edebiyatı klasiklerinden yaklaşık 5 eser okudum. Aşırı etkilendiğim ve sevdiğim bir kitap olmadı. Önümüzdeki günlerde Pavese'nin kitaplarını okumak istiyorum. 

Geçen yıl keşfedip sevdiğim Ercan Kesal'ın kitaplarını okumaya devam ediyorum. Rastgele alıp okuduğum Agota Kristof'un dün kitabı güzel bir okuma deneyimi sağladı. Eğer kitapla ilgli yorumumu okumak isterseniz tık

Şimdilerde umudum çok azaldı. Önceleri arayış içinde durmadan yer değiştiriyordum. Bir şey bekliyordum. Ama ne? Bilmiyordum. Hiçbir fikrim yoktu. Ama hayatın, olduğundan farklı olamayacağını düşünüyordum, yani hayatın adeta hiçbir şey olduğunu. Ama hayat bir şey olmalıydı ve ben o şeyin olmasını bekliyordum, o şeyi arıyordum”

Üç arkadaşımla beraber bir kitap kulübü kurduk. Kitabın kısa ve akıcı olmasını istediler. Bende biraz araştırdım ve Stepford Kadınlarını buldum. Bir solukta okunuyor. Ama kitaptan istediğim etkiyi alamasam da yazılıdığı döneme nazaran oldukça başarılı bir eser. Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için tık 

Yıllardır kedi sahiplenmek istiyordum annem astımı bahane ediyordu. sonra garip bir şey oldu ve bir kedi bizim eve gelmeye başladı balkondan tırmanıp koltuğun kenarına yatıp sessizce uyuyor. biraz yaşlı bir kedi. bir aydır geliyormuş. abimin haberi varmış ama anneme dememiş. annemde kediyi gece görmüş cin sanmış.(annem bir keresinde kendine cin musallat olan bir kadına yardımcı olmak istemiş. ona daha sık  banyo yap temizliğine dikkat et demiş. bu kadın köyde yaşıyormuş annemde 15 yaşlarında falan kadınla konuştuktan sonra  gece köyde kalabalık bir odada uyuyorlarmış. herkesin kafası kedi kafasıymış. sabahı zor etmiş.) haliyle aklı çıkmış. kedi çok sessiz sakin sadece mama verdiğimizde bir kaç miyavlıyor o kadar. birde sevgi gösterisi olarak ısırıyor. bugün veterinere götürüp aşılarını yaptıracağım. ona biraz alışveriş yapacağım.

19 Şubat 2021 Cuma

kaybettiğim çoğu şey

"Kimileri asla delirmez...
Hayatları cidden korkunç olmalıdır."

ilk ne zaman kendim olmayı bıraktım bilmiyorum. Ne zaman kollarımın etrafına  görünmez  ipler dolandı ve hareketlerime yön  vermeye başladı  hiç bir fikrim yok. Ne zaman karşı  konulmaz derecede acaip ve bir o kadar komik fikirlerimi hayli bir garip çılgınlıklarımı paketleyip  demir çuvallara  doldurup  yol kenarına  koydum  bilmiyorum.

Kendin  olmak ve onca şeye  rağmen kendin kalmak ne de zor. Küçük  bir çocukken el değmemiş benliğimi  bir yetişkinken sürdürmek  ne anlaşılmaz.

Yetişkin  kelimesi aynı  annemin buzluktan çıkardığı  tüm  o yiyecekler  gibi geliyor  bana. 

Bazen sokakta yürürken  cama yansıyan  aksime bakasım  gelmiyor.  O an o sokakta  var olan ve yürüyen  ben değilmişim  gibi.

Bojangles'i beklerken  kitabı  eğlenceli  uçuk  kaçık  ve hüzünlü  bir hikâye. Bu hikayeyi okuyunca  birden  dank etti. Ben tüm  o deli saçması  huylarımı Edward  makas eller gibi yüreğime  belki de zihnime takmış  ve tek tek kesmişim.  Kimsenin beni o   garip, bir nebze akıl  dışı  fikirlerimle ve düşüncelerimle b kabul etmeyeceğine  o kadar inanmışım  ki. Kimsenin, yeryüzünde  mevcud  hiç  bir insanın  birbirini  böyle  kabullenebileceği bir ihtimal olmaktan çıkmış zihnimde.

İnsan belki de çokca kendisini kendi  yapan kişiliğinin o küçük parçalarını bir bozukluk gibi düşürüveriyor üzerinden  o an fark etmiyorsun ama neden sonra ellerinde kumaş  havlarını ve ipliklerini avuçladığını fark ettiğinde  geri dönülmez  bir şekilde  kaybediyorsun.

Bir zamanlar  kim olduğunu  anımsayamamak ne ürkütücü.

Bugün neden daha önce  bir sirke kaçıp  ömrümü  yollarda ve tüm  o acaip  şeylerin kollarına  bırakmadığıma hayıflandım . üzerime  ütülü  formaları geçireceğime o dantelli garip kıyafetleri  geçirirdim.  Ama ne yazık  ki  hiç  sirke gitmedim pek çok  kez şehrime sirk gelse ve biletim olsa da hayvanlara karşı  olan sevgimden gitmedim.  

.

Doğan Cüceloğlu'nun canlı yayının beklerken ölüm haberini alınca şok oldum.  Öylece kalakaldım.

Şu şiir'i dinleyince bugün  aklıma Doğan cüceloğlu düştü. Şiir Ceyhun Atuf Kansu'nun. 24 yaşında yıkılan okul duvarının altında kalıp can veren köy öğretmeni Deniz Gökçe Şefik için yazılmış bir şiir. İlk okulda bu şiiri dinlediğimi anımsıyorum.   Döne döne dinledim. İçimde onup kalan buz dağını eritsin, gözlerimden akıtsın diye.

.

.

bir tavsiye:

Kahverengi yol panoları iş kültür sanattan çıkma bir podcast serisi. Türkiye’nin kültürel zenginliğinin izini sürebilirsiniz. Ören yerlerinden müzelere, anıt yapılardan sanat eserlerine kahverengi yol panolarıyla işaretlenen kültür varlıklarımız ekseninde gazeteci Emrah Kolukısa  bilim insanlarını sanatçılar gezginleri ve yazarları ağırlıyor. Müzelere gidemediğimiz şu zamanlarda bana çok iyi geldi.

 

.

 



14 Şubat 2021 Pazar

sevdiğim iki adam pavese ve orhan veli

                                    
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.

Sabah uyanınca sabit fikir dergisini karıştırırken  Cesare Pavese ve Orhan Veli'nin kitaplarının te'liflerinin düşeceğini okuyunca çok mutlu oldum. Böylece bir çok farklı basım ve uygun fiyata bulabileceğim. İkisini yanyana bir cümlede görünce bir garip oldum. sevdiğim  iki adam.
bugünlerde kendi küçük hayatım için oldukça mühim bir karar verip not uygulaması olarak notion'ı kullanmaya başladım. Önceden okuduğum kitapların alıntılarını 1000 kitapta kaydediyordum ama daha derli tolu olsun diye yeni bir arayışa girdim.Notion şu zamana kadar kullandığım uygulamalar arasında en sevdiğim oldu.

bu ay en sevdiğim bilim dergisi olan bilim çocuğa üye oldum. Gelip geçerken bayiden alsam da elimin altında dursun kendi arşivim olsun diye düşündüm.
çocukları seviyorum. hiç büyümeyeceğimi ve yetişkinlere mahsus öğretilerim olmayacağına öyle inanmışım ki. Tren olup merdivenden çıkarken sıradaki çocuklardan biri durdu. O durunca diğer vagonlarda durdu. Acelemiz vardı ve hızla sordum 'ne olduu?' 'öğretmenim tekerim patladı.'  
Eskiden kediler ve dedeleri çok benzetirdim ne zaman sokaka çıksan bir kedi yahut bir dede görürsün hep bir yere giderler derdim. Bu dedeler ve kediler nereye gidiyor gizli bir örgüt mü diye dalga geçerdim. Şu an çocukların ve delilerin o sınır koyulmamış zihinlerinin ortaklığını görünce hayrete düşüyorum. Bazen kendimi delilerle ilgili bir fıkrada gibi hissediyorum

O günden beri kimsenin uzay yolculuğu, panayırlar veya gorillere olan sevgimi eleştirmesine kulak asmadım. Ne zaman biri konuşmaya başlasa dinozorlarımı toplayıp odayı terk ettim.

ray bradbury

hafta içi okul ve ev arasında geçiyor. Çocukları sevsem de okul yönetimini ve önceliklerini( veli memnuniyeti ve devamlılığı) tasdik etmediğim için  okulda bir doyum elde edemiyorum. Önceliğimiz sözel olarak eğitim fakat asılda veli memnun etmek bu minvalde bir veli gelip program hakkında yorum yapıp tüm düzeni alt üst edebiliyor. Bu verimimi ve iştahımı kırıyor işimi sevgiyle değil nefretle yapıyorum. Çocuklardan verebileceklerinden fazlasını istemek zorunda kaldığım bir program ve bolca stresle günün tadını çıkaramıyorum. Gidip müdire ile konuştum. Çocukların gelişim alanlarının üstünde bir program olduğunu ve verim alamayıp çocuklar ruhsal olarak incitmekten korktuğumu söyledim. Dinledi ama dediklerimi duymadı. En azından kalbiyle duymadı beni. Hatayı programda değil bende buldu. Yönetimin yok dedi. İdeallerim ve mesleki düşüncelerimle uyuşmayan bir sistem var. Veli odaklı öncelik veli çocuk değil. Bir şey ortaya çıksın da nasıl olursa olsun düşüncesindeler. Okul eğitim olarak bulunduğum yerde en iyilerden.(kime göre ve neye göre?) En iyi imkanlara ve maaşa sahip. Ne zaman okuldan feryat etsem annem senin yerinde olmak isteyen bir sürü insan var diyor. sonunda patladım. ''Benim yerimde değil. Benim vasfımda. Çalışan olmak isterler ama benim okulumda çalışmak istemezler.'' dedim en azından kendince prensipleri olan insanlar.  

Neyse ki sevmediğin bir işin olunca zamanın değerini iyi biliyorsun. Okul çıkışı en sevdiğim zaman hele birde günlerden cumaysa. Hava güneşli ve çantamda kitabım varsa. İki dakika mesafeye yürüyüp çimlerin üzerine oturup akan nehri izliyorum. Bazen koşarak eve gitmek ve uzaklaşmak istiyorum hafta sonları zeytin agaçlarının ve nergislerin arasına karınca yuvalarına ve yoncalara basmamaya özen göstererek oturuyorum. Yığıyorum kitapları çay, su, kahve ne varsa alıyorum yanıma. Annem ve babam serada işlerini hallediyor bende güneşin toprağın tadını çıkarıyorum. Kalkıp biraz onlara yardım ediyorum. Marul ekiyorum biber topluyorum ördekleri kovalayıp coni-köpeğimiz- peşimden koşturuyorum. Önceden yasaklar gelmeden babamlar hafta sonu bahçeye uğrar oradan denize geçerdik. Ya kahvaltıyı yada akşam yemeğini denizde yapardık. Ama işte şu yasaklar. Neyse ki bahçeye bile olsa gelebiliyor bir toprağa basabiliyorum.

herhalde ben bir yerde hırsımı kaybettim. Onu lisede bir deneme sınavında dereceye giremeyince bıraktım. Hatta öyle ki normalde ilk 50de oldurdum o zaman kaydırma yapmış ve listeye bile  girememiştim. İşin ilginç yani bir daha ki sınav birinci olmuş oldukça yüksek mevkilerden takdir almıştım. Ama matrix'te hapı alıp uyanan nema gibi yada tavşan deliğinden geçen Alice gibi bir şekilde bir şeyib farkına varmış ve bütün hırsımı beklenmedik bir şekilde kaldırım kenarına yahut sıranın altına buruşturup attım. Şimdi annem ne kadar kızsa da kardeşime diyorum İtü yıldız teknik önemli değil sevdiğin işi  yap. Bütün yaşamını hırslarla en iyilerle doldurma  diyorum.

Mandıra filozofu kelimesi gelince aklıma gülüyorum. Buralarda bir sütçü abi var. Adam aslen Denizlili inekleri çok sevdiği için orada ki düzenini bırakıp buraya gelmiş. sırf  inekleri sevdiği için. Evini işini düzenini. Almış ailesini gelmiş. Adam mutlu istediği şey inek bile peşinden koşmuş.

Birde bir berber var. Yıllardır aynı köşede aynı görünüşte her yer değişse bile o aynı kalmış. Fakat bu aynılık beni boğuyor. Galiba korkuyorum yıllar sonra aynı şeyleri düşünen aynı şeyleri yapan bir insan olmaktan.

Olmaz demi çok okursam mesale Tanpınar mesala Calvino,Aytmatov, Nabakov her sesten her telden okursam görüşüm dört mevsim gibi değişir demi ? sonra ben aynı yerde kalsam da aynı olmam demi?


                                        
O zamanlar kendisiyle çok iyi arkadaştı. Sabah uyanır, yataktan atlardı, bedenini ve eski düşüncelerini yeniden bularak. Dışarı çıkmaktan hoşlanırdı, yağmura bırakarak kendisini ya da güneşe, yıldızlara bakm aktan, apansız beliren insanlarla konuşmaktan zevk alırdı. Baştan başlamayı bildiğine inanırdı, son güne dek her yeni günle birlikte mesleğini değiştirerek. Büyük yorgunlukların ardından oturup sigara içerdi. En büyük zevki, yalnız kalmaktı.
cesara pavese
 

5 Aralık 2020 Cumartesi

bir kitap alışverişinin anatomisi

Geçenlerde ah bir sahaf olsaydı yazımda ilçemizde sahaf olmamasından yakınmıştım.internet  alışverişini herkesler delicesine yaparken uzak durduğum ve en son  BKM Kitaptan aldığım kitaplar hasarlı olduğu için tavsiye istemiştim. Sevgili la Paragas'ın tavsiyesi ile Eganbadan alışveriş yaptım.fiyatlar piyasa değerinde,seçenek çok kargo hızlıydı. ne yazık ki paketlemeyi göremedim. fakat koydukları ayraçlar hoş değildi. bu tür sitelerde not düşeceğim boşuna göndermesinler kağıt israfı.

Bir yerde doğruluğunu teyit edemediğim bir hikaye dinlemiştim. İlk kez psikoloji çalışmalarının şöyle başladığı hakkında bir hikayeydi. Çok uzun zaman öne dinleyip belli belirsiz hatırladığım için  bu hikayede ki kişi ve kuruluşlar zihnimin ürünü olacak,bilginize.

Bir gün bir doktor koltuklarını yeniletmek için koltuk ustasını çağırır koltuk ustası gider tamir eder. Daha sonra bir berberin koltuklarını yeniler. Yenilemek kelimesinin şimdi anlamını kastetmiyorum. Önceki zamanda ki anlamı eskiyen bir şeyin yenisini alma değil. Eskiyen bir şeyi kullanmaya uygun hale getirecek her türlü işlem. Bu minvalde koltuk ustasının yaptığı işler çıkan yayları içine katma,süngersi yapıyı kuvettlendirme türü şeylerdir herhalde. Neyse konuya dönecek olursak bu koltukçu ustası birde isim vereli Marcus olsun. Marcus bir anda bir aydınlanma yaşar. Berberdeki koltukların orta kısmı yıpranmışken doktorların bekleme salonundaki koltukların sadece ön kısımları yıpranmıştır. Marcus o zaman psikolojinin yaşamın bu kadar küçük ayrıntılarında saklı olabileceğini anlar. ''Tabi ya ' der gür bir sesle ''berberde insanlar havadan sudan muhabbet edip keyifli zaman geçirirken koltuğa rahatça oturdular.orta kısımları yıprandı.ama bekleme salonundaki hastalar endişe ile koltuğun ucuna iliştiler ve sadece uçları yıprandı.''  Marcus bu aydınlamayı yaşadıktan sonra önünde 3 seçenek var.

1.seçenek Marcus sektör değiştirip  freud'un psikanalizin babası oluşu gibi  vitaniliz'in(vita latince yaşam demek kelimeyi tamamiyle ben uydurdum)babavita olup yaşamdaki bu küçük ayrıntıları fark edip psikolojik analizler yapar.

2.seçenek Marcus sadece doktorların koltuklarını yeniler böylece daha az sermaye ile daha çok hizmet üretir.zamanla alanında uzmanlaşır.doktorların kanepe yenileyicisi olarak ünlenir.bir kaç asparagas haber onu ''son kanepe bükücü olarak''tanıtır.

3.Marcus bu tespitini anlatır.insanlar güler. İnsanlar zaten ne zaman biri bir şey yapmayı yahut farklı olanı söylese güler ama Marcus buna takılır ve keşfettiği bu bilgiyle hiç bir aydınlanma yaşamaz.

Hep merak etmişimdir acaba yaşamımda kaç kez Colomb gibi bir keşif yaşayıp bunun farkına varamıyorum.öngörü ayağına kaç önyargımın prangasına vuruluyorum. 

 

Ohooooo ben ne anlatacaktım nerelere geldim. 

Aslında şunu diyecektim. Yaptığımız küçük hareketler mikroskopa tutup inceleyelim. Gündelik şeylerin sıradışılıkları karşısında hayran kalalım. Yahut kendimiz hakkında farkına varmadığımız bir şeyi fark edelim.

Ben alacağım kitapları önceden listelerim. Resimde 5 kitap var ikisi listede bulunan kitaplar.diğer spontane bir şekilde aldığım kitaplar. Plan:2 spontane:3 

Acaba Marcus olsa ne düşünürdü?

(iki dakika önce uydurduğum karekterin fikrini merak ediyorum)

Gelelim kitaplara.

Ziya Osman saba uzun zamandır tanışmak istediğim bir yazardı. Daha ilkokulda çocukluğum şiirine vurulmuş şiirde beni kalbimden vurmuş çocukluğumun acısnı çekip gitmeden hissetmiştim.o zamandan beri yaşam bizi bir araya getirmemişti.Ziya Bey'in yaşamını okurken Galatasaray lisesinde Cahit sıtkı ile okuduğunu öğrenince akşam yatmadan önce kendimi onlarla mektebin bahçesinde kavak ağacının altında türlü meseleler üzerinde lakırdarken tahayyül etmekten kendimi alamadım.ah bir de Orhan Veli olsa idi diye geçirdim içimden.

Kartpostalların fısıldadıkları sırf kartpotal sevgim yüzünden aldığım sahaflarda bulunan kartpostallara hikayelerin anlatıldığı bir kitap fikir ilginç

Yolun gölgesi kitap kulubü için aldım. Göç ,mültecilik gibi kavramlar hakkında bir uzun öykü.

Bir yazar nasıl okunur? John freeman'ın makale,deyimlerinin toplandığı bir kitap. Okuma verimimi artırmak için böyle bir eser yararlı olur diye düşündüm.

Sözcüklerdir bütün derdim spontane kısmından Ursula k.le guın hiç okumadığım bir yazar. Fakat Murakami'nin koşmasaydım yazamazdım eserini okuduktan sonra içimde bir merak oluştu.Herkes tarafından okunan yazarların nasıl bir iç dünyaları düşünce odaları vardır diye. Bu kitap bana bunları vadetti. Yani en azından hislerim o yönde.

Blogtaki ilk ve sıradışı kitap alışverişi yorumum bitti.

 

Amin maalouf ölümcül kimlikler kitabında

''Dünya bir tornavidayla parçalarına ayrılamayacak karmaşık bir düzenektir.'' der. 

İnsanda öyle! 

Ha ben mi?

 Ben zaten hep öyleyim.

 

 

                                   

Ah ne güzel bir fotoğraf oldu. Çiçek öğretmenler gününden beri solmadı. Ne hoş ne hoş!